Akdeniz Ege Turu – Bölüm 2

Bir önceki yazıdan devam.

Köprülü Kanyon’dan sonraki durağımız Antalya idi. Buradaki planımız genel olarak, Kurşunlu ve Düden şelalelerini gezmek, Konyaaltı plajlarında deniz sefası yapmak ve akşam Antalya Kaleiçi’nde turlamak şeklindeydi.

Önce şelale kısmını hallettik.

Sonrasında deniz kıyısında vakit geçirmece, akşam Antalya’da turlamaca filan… Geceyi Antalya’da, navigasyondan şans eseri bulduğumuz Bambus Clup Camping’de geçirdik. Sabahın dalgasız denizinde bir miktar deniz sefasının ardından Kemer’e doğru yola çıktık.

Kemer’de öncelikle gece kamp yapacağımız Kındılçeşme kamp alanını bulduk. Sonrası denize girme, şehirde turlama filan…

Şehir merkezlerinde geçen zamanlar biraz sıkıcı oluyor sanki. İnsanların bu tatil yörelerine gelip haftalarca nasıl sıkılmadan vakit geçirdiklerini anlamam gerçekten güç. Hele bir de kendilerini otellere kapatanlar var ki… Tamam, deniz çok güzel bir şey ama bir noktadan sonra sıkılıyorsun yahu. Tabii bunda bizim biraz daha maceracı bir ruha sahip olmamızın da payı vardır sanırım. :) Neyse…

Kemer’den sonraki gün Olimpos’taydık.

Burada da yine aynı hesap: Kamp yeri bul, denize gir, turla… Olimpos’ta kaldığımız camping gerçekten düzenli ve güzel bir yerdi: Ada Pansiyon – Camping. Hem ucuz hem kaliteli (kamp yaptığımız yerler ile ilgili gelen sorular üzerine önceki yazıya bir yorum bıraktım. Merak edenleri oraya alalım).

Olimpos’ta geçirdiğimiz gün en miskin günlerimizden birisi idi. Öğlene doğru Olimpos’a varmış ve akşam saatlerine kadar deniz kıyısında oyalanmıştık.

Ertesi gün önce Adrasan Koyu’na uğradık. (Fotoğrafın 1600px’i burada)

Burası kafa dinlemek isteyenler için mükemmel bir yer: Böyle sakin, huzurlu filan.

Üst üste birkaç gündür sadece denize girerek vakit geçirdiğimizden dolayı, denizin dalgalı olmasını bahane edip burada denize girmedik ve Kaş’a doğru devam ettik.

Kaş’a vardığımızda öncelikle kalmayı planladığımız campingleri dolaştık ve birisiyle anlaştık. Akşam gelip çadırları kurar yerleşiriz diyerek denize girecek bir yerler aradık ve bulduk. Kaş’ın denizi gezinin başladığı günden o güne kadar gördüğümüz en temiz, en güzel denizdi (o güne kadar diyorum bak :)).

Denize girdiğimiz yerde uygun bir kamp yeri gözümüze ilişmişti: “Campinge ne para vercez la, kalırız biz burada” cümlesinin  ilk olarak kimin ağzından çıktığını hatırlamıyorum şimdi tabii.

Kalacak yer sorununu da çözmüş olmanın rahatlığıyla gün batana kadar deniz kıyısında oyalandık. Sonrasında akşam yemeği için merkeze gittik ve saat 11 civarlarına kadar meydanda, parkta filan zaman geçirdik. Şehir merkezinden kamp yapacağımız yere gitmek üzere arabaya bindiğinizde her şey normal görünüyordu aslında…

Rafting ve Köprülü Kanyon’dan sonra, üç gündür filan gezi artık monotonlaşmaya başlamıştı: Gündüzleri denize giriyor, akşamları şehir turu atıyorduk. Bunun böyle gitmeyeceğini gezi öncesi yaptığımız plana uymaya başladığımızda anlamalıydık aslında. Çünkü gezilerin plansız yapıldığında veya yapılan plana minimum seviyede uyulduğunda daha zevkli olduğunu geçmiş tecrübelerimizden bilen insanlardık. Bu monotonluk bir noktada kırılacaktı ve bu da planı alt üst etmekle mümkün olacaktı. Ama tabii ki buna bizim kafa yormamız gereksizdi. Çünkü bu süreç kendiliğinden yürüyen bir süreçti (“bırakıyosun, o kendi düşüyo” hesabı :)).  Neyse…

Arabamıza binmiş kamp yapacağımız yere doğru giderken ertesi gün gitmeyi planladığımız Patara tabelası gözümüze ilişti. Ömer’in birazdan tamamlayacağı cümlenin “lan, aslında…” kısmı ağzından çıktığı anda ben zaten Patara tabelasının gösterdiği yöne sinyal vermiştim bile. Cümle yaklaşık olarak “… biz Patara’ya şimdi gitsek ya” şeklinde tamamlandığında çoktan Patara yolunda idik.

Patara Plajı’nın çok güzel bir kumsal olduğunun dışında orası hakkında en ufak bir bilgimiz yoktu. Kamp kuracak uygun yer var mı? Geceyi geçireceğimiz bir yer bulabilecek miyiz? gibi soruların herhangi bir karşılığı veya cevabı yoktu bizde: Gerek de yoktu zaten.

Kaş’tan yola çıktığımızda saat gece 12 civarlarıydı. Yolumuzun üzerindeki Kalkan ilçesi o saatlerde şöyle görünüyordu:

Ana yoldan ayrılıp bir kaç köy geçtikten sonra bir kontrol noktasına ulaştık. Patara’da bir de antik kent olduğunu o zaman anladık. Tabii ki gecenin bir vakti kimseler yok, kapılar açık: Devam ettik. Bir süre sonra yol bitti, bir kaç küçük binanın olduğu bir yere geldik: Henüz deniz filan yok ortada. Denizin olması gerektiği yönde, sürgülü bir demir kapı ve ardında ağaçlık araziye doğru uzanan toprak bir yol görünüyordu. Kapı kilitli değildi. Kapıyı açıp toprak yoldan devam ettik. Biraz ilerleyince mutlak sessizliği dalga sesleri bozmaya başladı. Ağaçlık arazinin sonuna ulaştığımızda ise küçük bir bina göründü ve iki tane köpeğin havlaması sessizliği bozan dalga seslerine eşlik etmeye başladı. Sonra binanın önünde duran iki motosikleti fark ettik. İçeride bekçi filan var herhalde diye düşündük ve köpeklerin sesine uyanıp birazdan yanımıza geldiklerinde gecenin bu saatinde orada ne aradığımız yönündeki sorulara verebileceğimiz mantıklı cevaplar düşünmeye başladık. Eh, mantıkla açıklanacak bir durum olmadığından olsa gerek pek bir şey bulamadık tabii. Biz arabadan çadırı, uyku tulumlarını filan alırken köpekler de havlamaya devam ediyordu fakat gelen giden yoktu. Muhtemelen içerideki elemanların arasında şöyle bir diyalog geçmişti:

Köpeklerin deli gibi havlamasıyla elemanlardan biri uyanır ve diğerine

– Şşşt! Lan birileri geldi herhalde kalk da bakalım bi’

Diğer eleman sinirli bir şekilde homurdanarak, gözlerini bile açmadan

– Oğlum neredeyiz lan biz şu anda? Saat kaç peki? Ha? Bu saatte buraya birilerinin gelme ihtimali var mı lan? Manyak mısın oğlum? Yat zıbar. Kedir o kediğ…

Derken arkasını döndüğü gibi horlayarak uyumaya devam eder. Diğer eleman da en yakın yerleşim yerinden kilometrelerce uzaktaki bir sahil kenarında kedi olma ihtimalinin, gecenin o saatinde birilerinin gelme ihtimalinden daha yüksek olduğuna kanaat getirip uyumaya devam eder.

Durduğumuz yerden deniz görünmüyordu. Bir kaç tane ağaç vardı önümüzde. Muhtemelen o ağaçların arkası plajdı. Arabadan eşyaları alıp ağaçların arasına daldık. Ağaçları geçtiğimizde karşılaştığımız manzara: Uçsuz bucaksız bir kumsal, tam karşımızda dolunay, yıldızlar, kıyıdan epeyce uzakta kırılıp köpük köpük gelen dalgalar ve dalganın uzakta kırılmasından dolayı duyulan upuzun dalga sesleri, ay ışığının deniz üzerindeki yansımaları… Bu manzara karşısında beynin afallaması sonucu bütün duygular birbirine girdi tabii: Sevinç, sakinlik, huzur, adrenalin, coşku, biraz ürperti, heyecan…

Bu muhteşem güzellik karşısındaki kısa süreli şoku atlattıktan sonra kumsala çadırımızı kurduk. Saat gecenin 2:30’u filan… İki manyak Patara Plajı’nda:

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte çadır saunaya döneceğinden dolayı erken kalkmamız gerektiğini bildiğimiz halde uyumaya pek niyetimiz yoktu. Bu manzarayı bırakıp çadıra girmek istemiyorduk. Şezlonglara uzanıp bir kaç saat dalga sesi dinleyip, ay ışığı altındaki denizi seyrettik.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyandığımızda etrafta bir sürü yengeç geziyordu.

Eşyalarımızı toplayıp erkenden, kimselere görünmeden Patara’dan ayrıldık.

Patara’dan sonraki durağımız Saklıkent Kanyonu idi.

Saklıkent’e giderken yol kenarındaki bir çeşme başında durup kahvaltımızı yaptık. Erken bir saatte, 9:30 civarlarında Saklıkent Kanyon’unda idik.

Kanyonun giriş kısmındaki platformdan ilerlediğinizde  kanyonun esas girişine ulaşıyorsunuz. Burası kanyondan gelen killi ve çok soğuk olmayan su ile hemen girişte başka bir yerden gelen buz gibi soğuk suyun birleştiği nokta. Burada su oldukça şiddetli aktığından dolayı karşıya geçmek ve kanyona girebilmek için bir halat germişler. Bu kısmı geçtiğinizde kanyonun içindesiniz.

 

Kanyonun girişinde killi suyla birleşen soğuk su da şöyle bir yerden akıyor:

Kanyondan geri dönüşte kilden arınmak için bu soğuk su çok güzel bir duş imkanı sağlıyor bu arada: Test edildi onaylandı :)

Kanyon gerçekten muhteşem. Yer yer çok dar kesimlerden geçmek, bel hizasına kadar suya girmek filan gerekiyor.

Sabah erken bir vakitte kanyonda olduğumuzdan dolayı önümüzde giden bir kaç kişi dışında pek kimse yoktu. Fotoğraf çeke çeke, yavaş yavaş ilerlediğimizden dolayı önümüzdekiler de bir müddet sonra uzaklaştılar ve böylece kanyonla baş başa kaldık. Tadını çıkara çıkara, etrafı seyrederek sakin bir şekilde ilerledik.

 

Kanyonda ulaşılan son nokta bir şelale. Bu noktadan sonra şelalenin altından geçip ıslanmayı göze alırsanız kanyon devam ediyor fakat su seviyesi boyu aştığından dolayı herkes şelaleden geri dönüyor. Tabii ki önceden bir araştırma yapmadığımızdan dolayı biz bunu şelaleye ulaşana kadar bilmiyorduk. Hatta kanyona girerken bir şelale olduğundan bile haberdar değildik. Şelaleye vardığımızda dinlenmek için bir kayaya oturmuş “lan geçsek mi ki acaba şelaleden? şimdi ıslancaz filan… ne yapsak ki?” kararsızlığında bir sonuca varmaya çalışırken o sırada küçük bir grup getiren rehberin açıklamalarından öğrendik şelaleden sonraki kısımlarda su seviyesinin boyu aştığını. Biz de peki madem deyip herkesin yaptığı gibi o noktadan geri döndük.

Biz dönüş yoluna koyulmuşken akın akın insan gelmeye başladı. O kalabalıkta dar geçişlerde karşıdan gelenleri beklemek, yaşına aldırmadan kendini kanyona atmış turist teyzelerin geçişlerine yardımcı olmak filan derken biraz yavaş ilerledik haliyle. Kanyon girişine ulaştığımızda hem killi sudan arınmak hem de biraz serinlemek için bahsettiğim soğuk suya girdik ve kendimize geldik.

Saklıkent’ten sonraki durağımız bu gezi boyunca -aslında genel olarak da- en çok görmek istediğim yerlerden biri olan Kelebekler Vadisi’ne ineceğimiz Faralya idi.

Eh, orası da bir sonraki yazıya kalsın :)

3 Yorum

  1. Sinan Ceylan

    Abi anca vaktim oldu, okuyabildim.
    Elinize ayağınıza sağlık. :)

    Plansız geziler her zaman daha iyidir. Kampçı gezginlerin felfesi bu olmalı diye düşünüyorum.
    Aksi halde turizm şirketlerinde satılan paket turlardan ne farkı kalır ki muhabbetin? Zaten yukarda sen de değinmişsin, tatil köyünde o kadar kalmak bence yalnızca para israfı. :)

    O halde, yazının ve fotoğrafların devamını bekler, saygılarımı sunarım.
    Pataya’da yengeç olmak varmış be!..

  2. Pingback: bizgi'nin günlüğü » Akdeniz Ege Turu – Bölüm 3

  3. Doğancan Beşikci

    Kanyon gerçekten görülesi bir mekandı özellikle aklımda kalan en belirgin şeylerden biri kanyon girişine doğru giderken akıntısı şiddetli ve suyun bele kadar geldiği bir yerden geçmek gerekiyordu orada insan gerçekten dengesini kaybedecek gibi oluyor. :D

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir